Anasayfa   ::   E-Posta Gönder   ::   English
KONFERANS - Farabi'nin Geliştirdiği Ud Sazının Azerbaycan'daki ve Dünya'daki Yeri
18:30 - 19:00
28 Ekim 2010, Perşembe
KONFERANS - Farabi'nin Geliştirdiği Ud Sazının Azerbaycan'daki ve Dünya'daki Yeri
Konuşmacı: Arif Azertürk



KONUŞMA METNİ:
FARABÎ’NİN GELİŞTİRDİĞİ UD SAZININ AZERBAYCAN VE DÜNYA'DAKİ YERİ

Çok eski çağlarda, mağara duvarlarına veya taşlar üzerine kazınarak resmedilmiş şekillerden ilk insanların müzikle uğraştıklarını ve müzik aletleri yapımını gerçekleştirdiklerini anlıyoruz. İlk insanlar vurmalı aletlerle tempoya dayanan, sadece hareket-ritm unsuru olan müzik yapıyorlardı. Medeniyetin yayılması ve büyük göçlerin etkisi her konuda olduğu gibi müzik ve müzik aletleri yapımınıda etkiledi. Ülkelerin birbirine yakınlaşması, ilişkiler kurması, müzisyenlere yeni ufukların açılmasına ve yaptıkları müziklerde değişikliklere başvurmalarına neden oldu. Vurmalı sazların bazılarından aynı zamanda bir haberleşme aracı olarak da faydalanılmıştır. Perdesiz olan vurmalı çalgılar zamanla müzikteki gelişmelere uygun olarak tekamül ettirilmiş ve ayarlanabilir hale getirilmişlerdir. Vurmalı çalgılardan sonra telli olan elle parmakla çalınan çalgılar meydana gelmiştir. Bilinen en eski perdeli çalgılardan birisi Ud'dur. M.Ö. yıllarda Asya, Orta Avrupa ve bazı Akdeniz ülkelerinde kullanılmıştır. Hemen hemen bütün çalgılar günümüzde kullanılan şeklilerine gelene dek, değişikliklere uğramışlardır. Ud sazı da normal boylarından küçük ve büyük olarak yapılmıştır.

Tarihi kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre Ud sazının kullanılmasına M.Ö. 3.ve 4. asırlarda, yaylı çalgıların yapımına ise, M.S. ki yıllarda rastlıyoruz. Musiki bilgisinin gelişmesi ve nota şekillerinin kullanılması, musiki aletlerinin yapımcılarına geniş ufuklar açmış ve yeni değişik çalgılar yapmaya sürüklemiştir.

Ud'un Farabî tarafından icad edildiği ileri sürülmekle birlikte, doğruluğunu kanıtlayacak bir belge yoktur. Ama Ud üzerinde yeni düzenlemeler yapmıştır; çünkü, Ud hakkında Kindî Farabî'den önce bilgi vermiştir. Nitekim, Prof. Dr. Ahmed Süheyl Ünver bu konu ile ilgili bir belgeden söz ediyor. Yazar bu belgeyi İsmail Saib Efendi'den aldığını belirterek başka kaynak göstermiyor. XIII. yüzyıldan kalan bu belgede, "İşte Farabî'nin son icadı olan Ud; Musullu İbrahim, İbn Muid, Musullu İshak'ın tellerini yerine koyarak farsça sözlerle islah ettikleri Ud ül-Müsemmen budur" dendikten sonra şekli akordu ve perdeleri hakkında bilgi veriliyor. Günümüze Farabî'den mûsikî eseri gelmemiştir. Ona izafe edilen bazı eserlerin aslı olmasa gerektir.

Ud sazı Farabi ye kadar 4 telli olarak kullanılıyordu. Farabi, Ud’a 2 adet bam teli ekleyerek udun tellerini 6 ya çıkardı. O yıllarda udun telleri kedi ve keçi bağırsağından yapılıyordu. Günümüzde ise modern Ud’da naylon, PVF ve ipeğe sarılmış teller kullanılıyor.

Ud kelimesinin aslı Arapça dır: "sarısabır veya ödağacı" anlamındaki "el-oud'dan gelir. Baştaki 'el' kelimesinin, bazı dillerde olup bazılarında olmayan harf-i tarif olduğunu bilen Türkler bu edatı atmış, geriye kalan 'oud' kelimesini de gırtlak yapıları 'eyn'e uygun olmadığı için "ud" şekline sokmuşlardır. Dillerinde tanım edatı olan Batılılarsa, 11-13. yüzyıllar arasındaki Haçlı seferleri sırasında tanıyıp Avrupa'ya götürdükleri bu saza, luth (Fr.), lute (İng.), Laute (Alm.), liuto (İtal.), Alaud (İsp.), Luit (Dat.) gibi hep L ile başlayan isimler vermişlerdir. Hatta 'saz yapıcılığı' anlamında bizde de kullanılan 'lütye' kelimesi de yine luth'den yapılmadır.

Adı Arapça olduğuna göre, Ud Arap sazı o halde diye düşünebiliriz. Hem çok acele, hem çok yanlış bir hüküm bu. Bu sazın eski adı Şahruddur. Şahrud sazı şimdiki Iran topraklarındaki Horasan şehrinde yaşayan Türklerin Kopuzdan sonra icat ettikleri sazdır.

Çünkü bu sazı ilk defa 7. yy.da Horasan'dan Bağdat'a çalışmaya gelen Türk işçilerin elinde görmüş daha sonra Bağdat’ı da işgal ettikten sonra tüm arap dünyasına hatta Orta Avrupa’ya taşımış olan Araplar, ve göğsünün yapılmış olduğu sarısabır ağacından (aloexyion agallocum) dolayı farsça “şah” kelimesini atarak sonundaki ud yani Arapça odun manasını veren el'-oud adını vermişlerse (Türkler de bu adı aslı olan Kopuz yerine belki daha kısa oluşu yüzünden benimsemişlerse) de saz Türklerin bin yıllık Kopuz'undan başka birşey değildir; nitekim ta Hunlardan beri ozanları ve kopuzcuları olmayan hiçbir Türk ordusu yoktu (cahiliyye devri Arapları müzik aleti olarak def ve rababe dedikleri tek telli ilkel bir çalgıdan başkasını bilmiyorlardı). Bu gerçek de çok önce, yüzyılımızın en büyük iki müzikologu ile, en büyük edebiyyat tarihçimiz tarafından ortaya konmuştur (bkz. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ank. Üni. Bas. 1966, s. 207, 209 vdl.; Mahmut Ragıp Gazimihal, Ülkelerde Kopuz ve Tezeneli Sazlarımız, Ank. Üni. Bas. Ank. 1975, s. 64; aynı müellifin Musiki Sözlüğü, M.E. Bas. İst. 1961, s. 138, 259, 260; Curt Sachs, The History of Musical Instruments, New York 1940, s. 252). Ud'un Macarcadaki adı 'Kobza'dır ve Türk Kopuzunun biraz değiştirilmişinden ibarettir. Nitekim Dede Korkut'da da yine Kopuz'dan türemiş olan 'kobzaşmak' fiili 'karşılıklı saz çalmak' demektir. Pi-Pa adlı Çinli Türkistanlı, Barbud veya Berbad adlı İranlı benzerleriyle çağları aşan Ud, Kopuz adıyla Asya'dan Anadolu'ya, oradan da ta Rumeliye kadar gelmiş, aynı zamanda musikişinas olan Yunus Emre'nin şiirlerinde dahi kutsal nitelikli yerini almıştır, 11.asırda yaşamış şairler Mehseti Gencevi, Efzeleddin Hakani, 12.asırda yaşamış Nizami Gencevi, derviş hayatı süren Seyyid Nesimi, Safevi Şahı Şah İsmail Hatai ve şair Füzuli’nin eserlerinde de Ud sazından bahsettiklerine rastlıyoruz.

Azerbaycan coğrafyasında yukarıda bahsettiğimiz bu topraklarda yaşamış ve yaratmış ilim adamları, şairler ve tarihçilerin kaynaklarından göründüğü üzere bu sazın Azerbaycanda çok eskilerden kullanıldığını anlıyoruz. XIII ve XIV asırlarda yaşamış dünyanın ilk müzikologları Safiyuddin Urmevi (1237-1294) ve onun devamcısı Abdülkadir Meragi (1353 ?-1435) Ud sazını kullanmış ve makamlar hakkındaki kitaplarını yazmışlardır.

Geleneksel müziklerimizde yer alan makamların pek çoğunun zaman ve mekan içerisinde farklı müzik kültürleriyle bir takım güçlü bağlantıları mevcuttur. Orta Asya’da göçebe hayat sürerken komşu Çin, Moğol ve Hint müzikleriyle Batı Asya’da Fars müziğiyle karşılaşan Türkler, İslamiyet’in kabulünden sonra, Arap ve Farslarla birlikte birtakım yeni müzik oluşumları meydana getirmişler, göçlerle Ortadoğu müzik kültürlerine güçlü Asya'lı dinamikler kazandırmışlardır. Türklerin birçok müzik kültürünün harmanlandığı bir yer olan Anadolu’da yerleşmelerinden sonra Selçuklu döneminde çevre müzikleriyle etkileşimler devam etmiş ve daha sonraki Osmanlı döneminde özellikle Balkanlarda büyük müzik sentezlenmeleri yaşanarak, İstanbul her yerden müzikçilerin akın ettiği, Doğu’nun en büyük müzik merkezi haline gelmiştir [1].

Günümüzde kullanılan makamların, zaman zaman farklı kültürlere uzanan bu karmaşık köklerinin gün ışığına çıkarılabilmesi için eski müzik nazariyatçıları tarafından yazılan eserlerin ele alınarak incelenmesine ihtiyaç vardır. Bu eserler arasında Osmanlı döneminde yazılmış Türkçe müzik yazmaları ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bununla birlikte, bu yazmaların kaynakları büyük çapta Ortaçağ İslam dünyasının kaynaklarına uzanmaktadır. İslam dünyasında VIII. ve XIII. Yüzyıllar arasında gelişerek Endülüs’ten Çin’e ve Orta Afrika’dan Kafkaslar’a kadar geniş bir alanda yaygınlaşan makamsal müzik sisteminde ise makam dizileri ve sınıflamalarının açık ve mükemmel bir biçimde işlenmesine ilk olarak Safiyuddin Abdülmü’min Urmevi’de rastlanılmaktadır. Safiyuddin tarafından yazılmış olan Kitabü’l- Edvar ve Şerefiyye isimli eserlerde yer alan Ud ismi günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.

Yerli ve yabancı kaynaklarda, Farabî ve İbni Sina birinci ve ikinci üstad sayıldıkları için , Üstad-ı Salis, Merâgalı Abdülkâdir, İbni Gaybî, Hoca Abdülkâdir, Merâgalı olarak anılan bu ünlü Türk bilgin ve mûsikîşinası Azerbaycan'ın Merâga şehrinde doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir, verilen tarihler tahminlere dayanır ve 1353 ile 1360 arasında değişir. Çok ilgi çekici ve fırtınalı bir hayat sürmüştür, hayat hikâyesinin büyük bir bölümü bilinmektedir. Eserlerini yüzyıllarca ilim ve sanat dili olarak kullanılan Arap ve Fars dillerinde yazdığı için, Batılı araştırmacıların bir türlü tedavi olamadıkları eski hastalıkları depreşmiş ve bu Azerbaycanlı Türk'ü de İranlı mûsikî nazariyatçısı olarak kabul etmişlerdir. Türkçe eser yazması, Azerbaycan Türkü olması yeterli olduğu halde bu gibi gerçekleri, Türklük kompleksinden kurtulamayan şartlanmış bazı kafalara sokmak pek güç olsa gerektir.

Bir kısa hikaye: 1386 yılında Timur'un Azerbaycan'ı istilâ etmesi sonucu Sultan'ın "yâr-ı aziz" dediği Hoca da birlikte Bağdata gitmişti. Bağdat'ın da Timur'un eline geçmesiyle Sultan Ahmed, Yıldırım Beyazıd'a sığındı; Merâgalı da Timur'un eline düştü. Timur, bir çok ilim ve sanat adamı gibi onu da Semerkant'a gönderdi;1397 yıllarında bu sarayda hizmet gördüğü biliniyor. 1399'da Timur'un akıl hastası oğlu Miranşah'ın(ölümü:1400) nedimleri arasındaydı. Bunlar arasında Merâgalı'dan başka Kudbeddin-i Nayî, Habib-i Udî, Ardeşir-i Çengî gibi ünlü mûsikîşinaslar da bulunuyordu. Oğlunun anormal davranışlarına çevresindeki insanların neden olduğu düşüncesine kapılan Timur, bunların çoğunu öldürtmüştü. Canını güçlükle kurtaran Abdülkadir, derviş kılığına girdi ve yollarda derviş gibi Ud çalarak Semerkant'tan kaçarak Bağdat'a geldi. Eski efendisinin hizmetine girdiyse de bu da uzun sürmedi. 1401 yılında Bağdat yeniden alınınca bir süre saklandı; fakat bir rastlantı sonucu Timur'la yüz yüze geldi. Hiddetlenen imparator hiç tereddüt etmeden idamını emretti. O anda Merâgalı Kur'an-ı Kerîm'den bir sûreyi ezberinden ve çok duygulu bir şekilde Ud ile çalıp okuyunca bağışlandı. Böylece eski saygınlığı geri verilerek bir süre Timur'la dolaştı ve ona Ud çaldı.

Ud'un Türk ve Azerbaycan Musikisindeki Yeri ve Önemi:

Türk mûsikîsini en zarif ve asîl halinde ifadeye muktedir Ney-Tanbur ikilisinin Osmanlı Sarayında Tar-Kâmança ikilisinin de Azerbaycan Safevi sarayında da Ud'a üstünlük kurması sebebiyle, 16 ilâ 19. yy.lar arasında ud sazı itibar kaybına uğramış, aksine ona ‘sazların kraliçesi’ adını veren Araplarca baş tâcı edilmişti (bu itibar el’an devam etmektedir). Araplar 20. yy. başlarında, ud ve dümbelekle çaldıkları müzikten Batı taklidi orkestra müziğine sıçramışlardır ki bu -arabesk formunda- bizi de etkilemiştir. Mûsikîyi Tanburî Cemil Bey’in plaklarını dinleyerek öğrendiğini söylemiş olan Mısır’ın en büyük bestecisi udî M. Abdülvehhâb’dan başka, Muhammed el-Kassapçi, Rıyâz el-Sımbâtî ve Ferîd el-Atrâş’ın yanısıra, Ş. M. Targan’ın yetiştirmeleri olan (dolayısıyla Türk zevkini de tadabilmiş) Cemil ve Munir Beşir kardeşlerle Selman Şukur, Arap âleminin en ünlü udîleridir. Bizim mûsikî tarihimizde de Farâbî, Safiyyüddîn ve Merâgî gibi en büyük sanatçı-nazariyatçılarımızın, nazariyat çalışmalarına yardımcı olarak kullandıkları saz hep ud olmuştu.

1900 lü yıllarda Azerbaycan’ın önemli bestekarı Fikret Emirovun babası meşhur tarzen udi ve kanuni Meşhedi Cemil Bey Osmanlı sarayına geldi ve saray musikişinası görevinde 8 yıl bulundu. Kaldığı müddetçe sarayda solo enstrumentalist olarak görev yaptı. Bu sıra zarfında Osmanlı Saray müziği diye tabir ettiğimiz günümüzdeki Türk Klasik Müziğini öğrendi ve Sultan Abdülhamidin başsazendesi konumuna kadar yükseldi.

Sosyalist inkilabından sonra Azerbaycan’da Ud sazı sekteye uğradı. 1937 ve 38'li yıllarda yoğun baskılarla Ud dahil Azerbaycanın diğer milli çalgıları kanun, kamança, tar, saz-bağlama gibi çalgılar evlerden toplatılarak yakıldı ve çalınmasına yasaklar getirildi.

II. Dünya Savaşı sırasında Azerbaycan petrolü sayesinde kazanılan zaferden sonra ulusumuzun milli çalgıları ve folklörüne izin çıktı.1953 yılında başka cumhurbaşkanı geldiğinde S.S.C.B.nin başka uluslarının da yasaklanmış milli çalgıları serbest bırakılmaya başlandı.

1950li yıllarda Azerbaycan’ın önemli müzisyenlerinden Ehsen Dadaşoğlu Ud sazını milli orkestraya kazandırdı.Kendisi de önemli Ud virtüözü olmakla beraber Kanun sazının da geri kazanılmasında önemli rolü oldu.

Azerbaycan Ud’u Türkiyede’ki Ud gibi akort edilmiyor. Daha çok arap Ud’unun akor sistemine yakındır. Alt tel fa do sol re la mi (ki bam telinin akoru muğamlara göre değişir).

Solo ve şarkıcıya eşlik zamanı tüm teller yarım ses aşağı akortlanıyor.Orkestra ve Batı sazlarıyla beraber çalınacaksa akort sistemi yarım ton tiz yani yukarıda söylediğimiz şekilde akortlanıyor.

Ud perdesiz tek saz olma özelliği olması sebebi ile zengin bir ses aralığına sahiptir. Yüzyıllardır kullanılmasına, Ud için binlerce eser yazılmasına rağmen hala melodik zenginliğini korumaktadır. Perdeli ve mızraplı aletlere göre çok teknik ve zordur. Ud uzunca bir zamanda sabır ve azimli bir çalışma ile öğrenilebilir. Tok ve Davudi sesi ile büyüleyici ve şevk verici bir musıki aletidir. Ud iyi bir metod ve iyi bir hoca ile öğrenilmelidir.

 
BÜLTENE ÜYE OL
E-mail Adresiniz
 
BASINDA UD FESTİVALİ